Eğitim sisteminin temel sütunlarını oluşturan unsurlar son dönemde derin yapısal krizlerle karşı karşıya kalmaktadır. Toplumun geniş kesimlerini yakından ilgilendiren eğitimdeki büyük çelişki ve özel okul fiyatları ile MEB kararları etrafında dönen tartışmalar günden güne büyümektedir. Gerek çocuklarının geleceği için endişelenen aileler gerekse bu sistemin omurgasını oluşturan binlerce eğitimci benzeri görülmemiş bir çıkmazın eşiğine sürüklenmektedir. Her yıl yenilenen sistem değişiklikleri ve tavan fiyat uygulamaları sahadaki gerçeklikle uyuşmadığı için zihinlerde büyük soru işaretleri uyanmaktadır. Sektörün içindeki tüm aktörleri derinden etkileyen bu karmaşık tablonun ardında hangi ekonomik ve sosyal dinamiklerin yattığı ise büyük bir merak konusu olmaya devam etmektedir.
Ekonomik Kıskaçta Velilerin Tercihleri ve Karşılaşılan Mali Tablo
Aile bütçelerini tamamen sarsan eğitim harcamaları, son yıllarda kira veya konut kredisi ödemelerini bile geride bırakarak en büyük harcama kalemi haline gelmiştir. Çocuklarına nitelikli bir gelecek sunmak, iyi düzeyde bir yabancı dil öğretmek ve onları küresel dünyaya hazırlamak isteyen ebeveynler büyük fedakarlıklar yapmaktadır. Sosyal hayatlarından, tatillerinden ve hatta en temel ihtiyaçlarından feragat eden aileler, kazançlarının çok büyük bir kısmını bu kurumlara aktarmak zorunda kalmaktadır. Buna karşın ödenen devasa bedellerin karşılığında sunulan hizmet kalitesinin istikrarlı şekilde düşmesi veliler nezdindeki çaresizliği ve hayal kırıklığını artırmaktadır. Yasal olarak belirlenen ücret sınırlarının yemek, kırtasiye, kıyafet ve servis gibi ek hizmetlerle kolayca aşılması mali yükü taşınamaz bir boyuta ulaştırmaktadır. Tam da bu noktada, sistemin tüm paydaşları tarafından sıklıkla dile getirilen veliler de öğretmenler de mutsuz ifadesi acı bir toplumsal gerçeğe dönüşmektedir.
Büyük şehirlerdeki prestijli eğitim kurumlarında yıllık ücretlerin 1 milyon ila 4 milyon sınıra yaklaşması, orta gelir grubunun sistemi tamamen terk etmesine yol açmaktadır. Ocak ve mayıs ayları arasında ilan edilen erken kayıt dönemlerinde yapılan göstermelik indirimler, ailelerin omzundaki yükü hafifletmeye yetmemektedir. Eğitim kalitesinin ve okul içi hijyen standartlarının sorgulandığı bu süreçte, ebeveynler ödedikleri yüksek meblağların nereye harcandığını haklı olarak sorgulamaktadır. Sektör genelinde 74.240 okul bulunurken, bunlardan tam 14.700 adedi özel öğretim kurumu statüsünde faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu kurumlarda eğitim gören 1.5 milyon üzerindeki öğrencinin velisi, her yeni döneme başlarken borç sarmalıyla mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Hükümet yetkililerinin tavan zam oranlarını sınırlandırma çabalarına rağmen, kurum sahiplerinin bulduğu yan formüller denetim mekanizmalarını etkisiz kılmaktadır. Dolayısıyla iyi eğitim alma hakkı, giderek sadece çok dar bir azınlığın erişebildiği lüks bir meta haline dönüşmektedir.
Söz konusu ekonomik girdap, aileleri psikolojik olarak da yıpratmakta ve ev içi huzuru doğrudan tehdit etmektedir. Gelecek planlaması yapamaz hale gelen ebeveynler, her yıl katlanarak artan bu maliyetleri karşılayabilmek için ek işler aramaya başlamaktadır. Eğitim hizmetlerinde uygulanan indirimli yüzde 10 oranındaki katma değer vergisi avantajının velilere yansıtılmaması da ayrı bir hoşnutsuzluk kaynağıdır. Vergi indirimlerinin doğrudan kurum sahiplerinin kar marjına eklenmesi, kamusal denetimin sınırlarını yeniden tartışmaya açmaktadır. Ailelerin sistemi ayakta tutmak adına yaptıkları bu büyük mali hamleler, maalesef eğitim dünyasındaki yapısal çelişkileri çözmeye yetmemektedir.
Sektördeki fiyat artışlarının durdurulamaması, alternatif arayışındaki ailelerin seçeneklerini her geçen gün daha da daraltmaktadır. Kamu okullarındaki fiziki imkanların, güvenlik ve temizlik personeli eksikliklerinin velileri özel sektöre mecbur bıraktığı sıklıkla dile getirilmektedir. Buna rağmen girilen bu yolda karşılaşılan yüksek faturalar, harcanan paranın karşılığının alınamadığı hissini pekiştirmektedir. Ekonomist Ozan Bingöl tarafından yapılan güncel analizlerde, eğitim harcamalarının hanehalkı üzerindeki yıkıcı etkileri net verilerle gözler önüne serilmektedir. Geçmiş yıllarda daha makul seviyelerde seyreden bu giderler, günümüzde adeta bir geçim krizine dönüşmüş durumdadır. Ebeveynlerin çocuklarının geleceği için girdikleri bu amansız yarış, toplumsal adaletsizliği ve kutuplaşmayı da beraberinde getirmektedir.
Özel Sektörde Çalışan Öğretmenlerin Hak Mücadelesi ve Taban Maaş Sorunu
Velilerin ödediği astronomik rakamlara zıt olarak, bu sistemin asıl yükünü omuzlayan öğretmenlerin maruz kaldığı sefalet ücretleri tam bir çelişki oluşturmaktadır. Sektör genelinde görev yapan tam 177.738 özel okul öğretmeni, asgari ücret seviyesindeki veya bunun çok az üzerindeki maaşlara mahkum edilmektedir. Eğitim kurumlarının fahiş zamlar yapmasına rağmen bu artışların personelin maaşlarına yansıtılmaması, öğretmenler arasında büyük bir infiale yol açmaktadır. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası tarafından düzenlenen protestolarda, eğitimcilerin insani yaşam koşullarına kavuşabilmesi için acil düzenlemeler talep edilmektedir. Eğitim çalışanlarının en yakıcı sorunu olan güvencesizlik, 10 veya 12 aylık belirli süreli iş sözleşmeleriyle daha da kronikleşmektedir. Her eğitim öğretim döneminin sonunda işsiz kalma korkusu yaşayan öğretmenler, geleceğe dair hiçbir güvenli plan yapamamaktadır. Bu durum, kıdem ve ihbar tazminatı gibi en temel yasal hakların da gasp edilmesine zemin hazırlamaktadır.
Öğretmenlerin yaşadığı hak kayıpları sadece düşük ücretlerle ve güvencesiz sözleşmelerle sınırlı kalmamaktadır. Hafta sonu zorunlu tutulan etütler, bitmek bilmeyen veli toplantıları ve mesai dışı mesaj grupları iş yükünü dayanılmaz kılmaktadır. Eğitimciler, asıl görevleri olan ders anlatmanın yanı sıra okulun reklam faaliyetlerinde ve idari işlerinde de çalıştırılmaktadır. Bu ağır angarya işlerin karşılığında hiçbir ek mesai ücreti ödenmemesi, personelin mesleki motivasyonunu tamamen yok etmektedir. Geçim derdine düşen, kirasını ödemekte zorlanan bir eğitimcinin sınıfa girdiğinde öğrencilerine tam bir verim sunması ise imkansız hale gelmektedir.
Kamuya yapılan öğretmen atamalarındaki kontenjan yetersizliği, özel okul sahiplerinin bu durumu bir koz olarak kullanmasına imkan tanımaktadır. İş bulmakta zorlanan yüz binlerce mezun, çaresizlik içinde dayatılan bu kömürlük şartlarındaki kontratları imzalamak zorunda kalmaktadır. Geçmişte uygulanan ve özel sektördeki eğitimcilerin maaşlarının kamu çalışanlarının altına düşemeyeceğini öngören taban maaş hakkı 2014 yılında kaldırılmıştır. Bu hakkın ellerinden alınmasıyla birlikte, patronların karşısındaki tek yasal sınır sadece asgari ücret seviyesi olarak kalmıştır. Eğitim kalitesinin artırılması hedeflenirken, öğretmenlerin bu denli değersizleştirilmesi sistemin en büyük yapısal çelişkilerinden biridir. Motivasyonunu kaybeden, tükenmişlik sendromu yaşayan bir kadroyla sürdürülebilir bir başarı yakalamak kesinlikle mümkün değildir.
Sektör temsilcileri artan maliyetleri öne sürerek kendilerini savunsalar da, yapılan yatırımların lüks binalara ve reklamlara gittiği görülmektedir. Öğretmen emeğinin ucuzlatılması üzerine kurulu bu iş modeli, uzun vadede eğitim sistemine tamir edilemez zararlar vermektedir. Birçok deneyimli eğitimci, geçimini sağlayamadığı için mesleği bırakarak farklı sektörlere veya kuryelik gibi işlere yönelmektedir. Nitelikli iş gücünün sistem dışına kaçması, okullardaki eğitim standardının her geçen yıl daha da gerilemesine yol açmaktadır. Velilerin yüksek paralar ödeyerek satın almaya çalıştığı kaliteli eğitim, bu şartlar altında sadece içi boş bir illüzyona dönüşmektedir. Eğitim kalitesinin doğrudan öğretmenin refahı ve huzuru ile doğru orantılı olduğu gerçeği göz ardı edilmektedir. Sonu olarak, emeğinin karşılığını alamayan binlerce öğretmen, sistemin en mağdur kesimini oluşturmaya devam etmektedir.
Geçmiş Yılların Verileri Işığında Enflasyon ve Eğitim Sektörünün Ayrışması
Ekonomik göstergeler incelendiğinde, eğitim sektöründeki fiyat hareketlerinin genel enflasyon eğiliminden sarsıcı bir şekilde ayrıştığı görülmektedir. Resmi istatistik kurumu TÜİK tarafından açıklanan verilere göre, 2025 Mayıs ile 2026 Mayıs arasındaki 1 yıllık dönemde tüketici fiyat endeksi artışı yüzde 32,61 olarak kayıtlara geçmiştir. Buna karşılık, aynı dönemde eğitim hizmetlerindeki fiyat artışları yüzde 50 oranının üzerine çıkarak genel enflasyonu geride bırakmıştır. Bu fahiş makas, eğitim maliyetlerinin hanehalkı bütçelerini neden bu denli hızlı çökerttiğini net bir şekilde açıklamaktadır. Geçmiş yıllarda, örneğin 2024 ve 2025 dönemlerinde de benzer bir ayrışmanın yaşanmış olması, sorunun geçici değil kronik olduğunu kanıtlamaktadır.
Eğitim maliyetlerinin enflasyonun çok üzerinde seyretmesi, sektörün ticari bir rant alanına dönüştüğünün en somut göstergesidir. Geçmiş hükümetler döneminde eğitim daha çok kamusal bir hak olarak korunurken, son yıllarda serbest piyasanın insafına terk edilmiştir. Muhalefet partilerinden CHP temsilcileri, meclis kürsüsünden yaptıkları konuşmalarda bu fiyat artışlarının durdurulması için acil önlemler alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Buna karşın, iktidardaki AKP yetkilileri piyasa dengelerinin zamanla oturacağını iddia ederek köklü bir müdahaleden kaçınmaktadır. Siyasi partilerin bu yaklaşım farkları, sahadaki mağduriyetlerin çözümünü geciktirmekte ve süreci daha da çıkmaza sokmaktadır. Vatandaşlar ise her ay açıklanan enflasyon rakamları ile okul faturaları arasındaki bu devasa uçurumun altında ezilmektedir.
Eğitim harcamalarındaki bu öngörülemez yükseliş, sadece okul ücretleriyle sınırlı kalmayıp tüm yan sektörleri de tetiklemektedir. Okul servis ücretleri, yemek bedelleri ve ithal kitap kırtasiye malzemeleri de bu süreçte fahiş oranlarda zamlanmıştır. Birçok aile, çocuklarının sadece eğitim ücretini ödeyebilmek için bankalardan yüksek faizli tüketici kredileri çekmek zorunda kalmaktadır. Bu durum, hanehalkı borçluluk oranlarını tarihsel olarak en yüksek seviyelere ulaştıran gizli bir etkendir. Geçmişte orta sınıf aileler çocuklarını rahatlıkla iyi okullarda okutabilirken, bugün bu durum imkansız bir hal almıştır. Ekonomik kriz ve yüksek enflasyon sarmalı, eğitimdeki fırsat eşitliğini tamamen ortadan kaldırarak sınıfsal ayrışmayı derinleştirmektedir. Yıllık enflasyon hedeflerinin hiçbir zaman tutmaması da geleceğe yönelik bütçe planlaması yapmayı tamamen engellemektedir.
Sektördeki bu kontrolsüz büyüme ve fiyatlama stratejileri, uzun vadeli makroekonomik dengeleri de olumsuz etkilemektedir. Tüketicilerin harcanabilir gelirlerinin büyük bir kısmını eğitime ayırması, diğer sektörlerdeki iç talebi ciddi şekilde düşürmektedir. Piyasadaki bu dengesizlik, genel ekonomik durgunluğu ve istihdam sorunlarını daha da tetikleyen bir unsura dönüşmektedir. Eğitim hizmetlerinin kamusal niteliğini kaybetmesi, ülkenin beşeri sermaye gelişimine de büyük bir darbe vurmaktadır. Fiyatlar tırmanırken kalitenin gerilemesi, gelecekte iş gücü piyasasında ciddi bir nitelik kaybına yol açacaktır.
Bakanlık Düzenlemelerinin Sahadaki Karşılığı ve Çözüm Bekleyen Boşluklar
Milli Eğitim Bakanlığı, velilerden gelen yoğun şikayetler üzerine her yıl ara sınıflar için tavan zam oranları belirlemektedir. 2026 ile 2027 eğitim öğretim yılı için belirlenen yüzde 30,74 oranındaki tavan sınır, ilk bakışta koruyucu bir önlem gibi görünmektedir. Ancak bu yasal sınır, sadece yalın eğitim ücretini kapsadığı için pratikte hiçbir caydırıcılık taşımamaktadır. Özel okul yönetimleri, buradaki kayıplarını telafi etmek adına zorunlu yemek, kitap ve kıyafet ücretlerine yüzde 100 aşan zamlar yapmaktadır. Veliler, çocuklarının kaydını yenileyebilmek için bu fahiş ek ödeme paketlerini de kabul etmek zorunda bırakılmaktadır. Bakanlığın yaptığı denetimlerin yetersiz kalması ve kesilen idari para cezalarının düşüklüğü, kurumların bu hukuksuz uygulamaları sürdürmesini kolaylaştırmaktadır.
Sahadaki bu yasal boşluklar, kurum sahiplerinin mevzuatları kendi lehlerine esnetmelerine geniş bir alan tanımaktadır. Zorunlu tutulan ek hizmetleri almak istemeyen velilere, okulla ilişiğin kesilmesi yönünde gizli baskılar uygulandığı bilinmektedir. Ebeveynler, çocuklarının kurulu düzeninin bozulmaması ve arkadaş ortamından ayrılmaması adına bu dayatmalara boyun eğmektedir. Yasal mevzuatların kağıt üzerinde kalması, kamusal otoritenin güvenirliğini de sarsan ciddi bir sorun haline gelmektedir. Eğitim hakkını korumakla yükümlü olan denetçilerin, okullardaki bu gizli maliyet kalemlerini derinlemesine incelemesi gerekmektedir. Mevcut sistemde cezai yaptırımların caydırıcı olmaktan uzak olması, usulsüzlüklerin sistematik bir hal almasına neden olmaktadır. Bu durum, serbest piyasa vahşetinin eğitim gibi kutsal bir alanda bile sınır tanımadığını açıkça kanıtlamaktadır.
Bakanlık tarafından getirilen düzenlemelerin bir diğer eksik ayağı ise öğretmenlerin çalışma koşullarına dair hiçbir madde barındırmamasıdır. Okulların mali yapıları denetlenirken, elde edilen yüksek gelirlerin ne kadarının personel maaşlarına aktarıldığı hiç sorgulanmamaktadır. Kurumların kar marjlarını korumak adına ilk feda ettikleri kalemin öğretmen maaşları olması, bakanlık gözünde cezasız kalmaktadır. Yasal bir taban fiyat koruması olmadığı için, eğitim emekçileri tamamen kurum sahiplerinin iki dudağı arasına terk edilmektedir. Düzenlemelerin sadece fiyat odaklı yapılması ve insan kaynağının göz ardı edilmesi, sahadaki çelişkileri daha da büyütmektedir.
Özel öğretim kurumlarındaki bu başıboşluk, veli ile okul yönetimleri arasında bitmek bilmeyen hukuki uyuşmazlıklara yol açmaktadır. Tüketici mahkemelerine yapılan başvuruların ve CİMER üzerinden iletilen şikayetlerin sayısında son dönemde patlama yaşanmaktadır. Birçok veli, haklarını arayabilmek adına avukatlar aracılığıyla okullara karşı yasal süreçler başlatmak durumunda kalmaktadır. Hukuk sistemindeki yoğunluk nedeniyle bu davaların yıllarca sürmesi, mağdur ailelerin çaresizliğini daha da artırmaktadır. Mevcut idari ve hukuki yapı, güçlü olan kurum sahiplerini korurken zayıf durumdaki ebeveynleri yalnız bırakmaktadır. Bakanlığın bu konuda daha radikal, net ve boşluk bırakmayan yapısal kararlar alması kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Geleceğe Yönelik Yapısal Önlemler ve Kamusal Eğitimin Yeniden İnşası
Eğitim sisteminde yaşanan bu derin krizin aşılabilmesi, ancak köklü ve radikal yapısal önlemlerin hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir. İlk olarak, özel sektörde çalışan eğitimcilerin insani yaşam standartlarına kavuşabilmesi için taban maaş yasası derhal geri getirilmelidir. Özel okullardaki öğretmenlerin maaşları, kamuda görev yapan meslektaşlarının gelir seviyesine endekslenerek yasal güvence altına alınmalıdır. Bununla birlikte, 10 veya 12 aylık geçici sözleşme modelleri tamamen yasaklanarak kadrolu ve güvenceli istihdam modeli zorunlu kılınmalıdır. İkinci olarak, özel okulların mali harcamaları ve ek hizmet gelirleri sıkı bir kamusal denetim ve şeffaflık sarmalına alınmalıdır. Yemek, kıyafet ve kitap gibi kalemlere getirilecek net kar sınırı uygulamaları, velilerin suistimal edilmesini kesin olarak engelleyebilir. Kurallara uymayan, ek ücretlerle yasal tavanı delen kurumların lisanslarının iptal edilmesine kadar varan ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.
Esas ve kalıcı çözüm ise kamu okullarının niteliğinin, fiziki şartlarının ve bütçelerinin ciddi oranda artırılmasından geçmektedir. Devlet okullarının yabancı dil eğitimi, laboratuvar imkanları, sosyal ve sportif faaliyet alanları özel okullarla yarışabilecek düzeye getirilmelidir. Okullardaki güvenlik ve temizlik personeli ihtiyaçları tamamen genel bütçeden karşılanarak velilerden bağış talep edilmesi sonlandırılmalıdır. Ebeveynlerin kamu okullarına olan güveni yeniden tesis edildiğinde, özel sektörün bu fahiş fiyat dayatmaları kendiliğinden kırılacaktır. Eğitimin ticari bir kar kapısı olmaktan çıkarılıp yeniden anayasal bir hak olarak parasız ve kaliteli sunulması en büyük hedeftir.
Gelecek nesillerin sağlıklı yetişebilmesi, eğitim sisteminin kar hırsından tamamen arındırılmasına ve insani bir yapıya kavuşturulmasına bağlıdır. Eğitim yöneticilerinin, sendikaların ve sivil toplum kuruluşlarının ortak akılla hareket ederek yeni bir ulusal strateji belirlemesi şarttır. Mevcut durumun sürdürülemez olduğu, hem ailelerin feryatlarından hem de öğretmenlerin haklı isyanlarından net bir şekilde anlaşılmaktadır. Eğitim bütçesinden vergi muafiyetleri ve teşvikler yoluyla özel sektöre aktarılan kaynaklar, doğrudan kamu okullarının geliştirilmesine harcanmalıdır. Bu yapısal dönüşüm sağlanmadığı sürece, her yıl aynı krizlerin daha da katlanarak büyümesi kaçınılmaz bir akıbet olacaktır. Toplumun refahı ve geleceği, ticari çıkarlar uğruna feda edilemeyecek kadar kıymetli ve hayati bir öneme sahiptir.
Eğitimdeki nitelik kaybını engellemek adına öğretmen yetiştirme politikalarının da acilen gözden geçirilmesi elzemdir. Üniversitelerin eğitim fakültelerindeki kontenjanlar, ülkenin gerçek öğretmen ihtiyacına göre planlanmalı ve başıboş mezuniyet dalgası durdurulmalıdır. Diplomalı işsiz ordusunun büyümesi, özel sektördeki sömürü mekanizmasını besleyen en temel yakıtlardan biri haline gelmiştir. Eğitim yöneticilerinin, öğretmen sendikalarının ve bağımsız akademisyenlerin katılımıyla oluşturulacak denetleme kurulları okulları anlık izlemelidir. Okulların sadece bilançoları değil, sınıflardaki eğitim ortamının kalitesi ve öğretmen-öğrenci etkileşimi de objektif kriterlerle ölçülmelidir. Bu sayede, sadece paraya dayalı ve tabela değerinden ibaret olan markaların haksız kazanç sağlamasının önüne geçilebilir. Eğitim sisteminin merkezine insanı, adaleti ve liyakati koyan kapsamlı reformlar, ülkenin kalkınma mücadelesinin de itici gücü olacaktır.
Ekonomik zorluklar altında ezilen ailelerin sesine kulak verilmesi, toplumsal barışın korunması açısından da hayati bir öneme sahiptir. Milyonlarca ebeveynin adeta bir borç sarmalı içinde çocuk okutmaya çalışması, sürdürülebilir bir sosyal düzenle asla bağdaşmamaktadır. Devletin anayasal bir yükümlülük olarak herkese eşit, parasız ve nitelikli eğitim sağlama görevi hiçbir şekilde piyasa koşullarına devredilemez. Eğitim harcamalarından kaynaklanan mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla velilere yönelik doğrudan gelir destekleri veya vergi iadeleri gibi geçici çözümler de tartışılabilir. Fakat uzun vadede tek çıkar yolun, kamusal eğitim bütçesinin genel bütçe içindeki payının gelişmiş ülkeler seviyesine çıkarılması olduğu açıktır.
Özel okullardaki öğretmenlerin sendikal haklarının güvence altına alınması ve sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması gerekmektedir. Baskı ve mobbing altında, iş güvencesinden yoksun şekilde çalışan bir eğitimcinin özgürce düşünmesi ve yaratıcı nesiller yetiştirmesi beklenemez. Eğitim çalışanlarının kendi haklarını savunabileceği güçlü mekanizmalar kurulduğunda, sektördeki kuralsızlıklar da büyük oranda azalacaktır. Mevcut sistemde sendikalı olduğu için işten çıkarılan veya sözleşmesi yenilenmeyen öğretmenlerin hakları bakanlık tarafından tavizsiz korunmalıdır. Öğretmen sendikalarının işveren birlikleriyle toplu iş sözleşmesi imzalayabilmesinin yasal altyapısı acilen oluşturularak hayata geçirilmelidir. Bu hukuki ve idari koruma kalkanı, eğitim dünyasındaki adaletsiz sömürü düzenini kökünden sarsacak en önemli adımlardan biridir.
Sonuç olarak, eğitim dünyasında biriken bu büyük huzursuzluk dalgası sadece geçici palyatif tedbirlerle geçiştirilemeyecek bir boyuta ulaşmıştır. Velilerin fahiş maliyetler karşısında çaresiz kalması ve öğretmenlerin asgari ücrete mahkum edilmesi, ortak bir mutsuzluk iklimi yaratmaktadır. Bu iklimin dağıtılması ve eğitimde yeniden toplumsal adaletin sağlanması adına topyekun bir zihniyet değişimine ihtiyaç vardır. Kar hırsını ve ticari kazancı eğitimin önüne koyan mevcut sistemin revize edilmesi, yarınlarımızın teminatı olan çocuklarımıza karşı en büyük borcumuzdur. Milli Eğitim Bakanlığı önderliğinde atılacak kararlı, şeffaf ve denetlenebilir adımlar, bu derin yapısal krizi çözebilecek tek anahtardır. Eğitimin her bir paydaşının sesinin duyulduğu, emeğin ve fedakarlığın değer bulduğu bir gelecek inşa etmek hepimizin ortak sorumluluğudur. Sistemin her iki ucundaki aktörlerin de hak ettiği refaha ve huzura kavuşması, eğitimde kalıcı başarının ve toplumsal mutluluğun asıl formülüdür.
